Arkas Sanat ve Centre Pompidou arasındaki iş birliğinde İzmir'de yeni bir dönemi başlatan “Lumina: The Art of Color and Light / Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, sanatçıların renk ve ışıkla kurdukları ilişkinin 20. yüzyılın başlarından 1970'lere kadar nasıl evrildiğini inceliyor. Fovizmden, elektrik çağının yarattığı yeni görsel dünyaya; sinestezi ve fotoğraf araştırmalarından Color Field ve Op Art'a uzanan sergi, rengin görünür dünyayı temsil etme işlevinden giderek özgürleşerek bağımsız bir algısal deneyime dönüşmesini izliyor. Pigmentten ışığa ve tuvalden mekâna uzanan bu yolculuğu takip eden sergi, sanatçıların görme eyleminin kendisini eserlerinin konusu hâline nasıl giderek daha fazla getirdiklerini ele alıyor.
Sergi Arkas Sanat ile Centre Pompidou arasında 2026-2031 yıllarını kapsayan uzun soluklu iş birliğinin ilk kapsamlı adımını oluşturuyor. İş birliği kapsamında Lucien Arkas Sanat Merkezi, beş yıl boyunca Centre Pompidou koleksiyonundan hazırlanan sergilere ev sahipliği yapacak. Beş tematik sezon etrafında kurgulanan program, her yıl iki sergi olmak üzere toplam 10 sergiyi İzmir’deki sanatseverlerle buluşturacaktır.
“Bu İzmir’in değil Türkiye’nin sergisi”
Serginin açılışı öncesinde 25 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında konuşan Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, iş birliğinin İzmir ve Arkas Sanat açısından taşıdığı öneme ilişkin şunları söyledi: “Nisan ayında yedinci sanat durağımız olan Lucien Arkas Sanat Merkezi’ni açtık. Bu merkezimiz, beş yıl boyunca Arkas Sanat & Centre Pompidou iş birliği kapsamında her yıl iki sergi olacak şekilde toplamda 10 sergiye ev sahipliği yapacak. Hep klasikçi olduğumuz söylenir, ancak bu kez bir değişiklik yaparak çağdaş sanatın en iyi seçkilerinden birini getirmeyi başardık. Bunu Centre Pompidou Başkanı Sayın Laurent Le Bon’a boçluyuz. Dünyanın en önemli modern ve çağdaş sanat koleksiyonlarından biri olan Centre Pompidou’nun böylesine güçlü bir seçkisinin İzmir’de olması çok değerli. Sanat bir şehrin tapusu olamaz, sanat herkesin. Bu sergi de İzmir’in değil Türkiye’nin sergisi. Sergiyi gezecek olan insanların çağdaş sanatla buluşmasına vesile olabildiğimiz, onlarda bu merakı uyandırabildiğimiz için çok mutluyuz.”
Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon ise Arkas Sanat ile yürütülen uzun soluklu ortaklığı değerlendirerek şunları söyledi: “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, ilk sergi sezonumuzun açılışını yaparak bu iddialı ve sıra dışı ortaklığın tonunu belirliyor. Lumina sergisinin İzmir’de olması çok önemli; çünkü İzmir ışıktır, İzmir renktir. Centre Pompidou’nun en güzel yıldızı da burada, İzmir’de. Bu başyapıtları hem Türkiye’den hem de dünyanın dört bir yanından izleyicilerle buluşturmaktan büyük mutluluk duyuyor; Arkas Sanat ve Centre Pompidou ekipleri arasındaki verimli iş birliği için içtenlikle teşekkür ediyoruz.”
Fransa İstanbul Başkonsolosu Nadia Fanton, Fransa ve Türkiye arasındaki kültür iş birliğine vurgu yaparak; “Muhteşem bir serginin açılışı için burada bulunduğumuz. bugün Fransa ve Türkiye arasındaki kültür iş birlği ve dostluk için çok önemli bir gün. Centre Pompidou’nun koleksiyonlarının İzmir’de sergilenecek olmasından mutluluk duyuyorum. Güzel İzmir, bu sayıda esere ev sahipliği yapmak için doğru bir yer. İzmir’de önümüzdeki beş yıl boyunca sürecek olan bu Fransız kültürü sezonunu tek bir adama borçluyuz. Sanatı, Türkiye’yi ve Fransa’yı derinden seven, vizyoner, tutkulu ve azimli bir adama. Fransız -Türk dostluğuna kattıkları için sevgili Lucien Arkas’a teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
Renk ve Işığın Modern Sanattaki Dönüşümü
Anna Hiddleston ve Noémie Fillon küratörlüğünde hazırlanan “Lumina: The Art of Color and Light”, yedi tematik bölüm aracılığıyla izleyicileri, görmenin hiçbir zaman pasif bir eylem olmadığını; aksine ışık, renk ve göz arasındaki sürekli değişen etkileşim tarafından şekillendirildiğini düşünmeye davet ediyor.
Sergi, Fovizmin Akdeniz ışığının altın tonlarını canlı ve yenilikçi renk kullanımıyla yakalama çabalarıyla başlıyor. Gölgeler maviye, kırmızıya ve yeşile dönüşürken, ışık doğrudan renkler arasındaki karşıtlıktan doğuyor. Georges Braque, André Derain ve Maurice de Vlaminck’in başyapıtları, Albert Marquet’nin deniz temalı eserlerindeki daha yumuşak tonlarla karşı karşıya geliyor.
17. yüzyıldan itibaren renk kuramları, iki etkili yaklaşım arasında şekillenmiştir: Isaac Newton’un beyaz ışığın ölçülebilir bir tayf içerdiğini ortaya koyan görüşü ile Johann Wolfgang von Goethe’nin rengin, duygusal ve psikolojik çağrışımlarla yüklü bir biçimde insan algısı aracılığıyla ortaya çıktığını savunan yaklaşımı. Bu iki anlayış arasındaki gerilim içinde sanatçılar, ışığı temsil etmekten giderek uzaklaşarak onun etkileriyle doğrudan ilişki kurmaya yönelmiştir.
Elektrik Işığı Sanatı da Değiştirdi
20. yüzyılın başında elektrikli aydınlatmanın ortaya çıkışı, hem kent yaşamını hem de sanatsal üretimi derinden dönüştürdü. Natalia Goncharova’nın 1913 tarihli La Lampe électrique adlı eseri, yapay ışığın yarattığı keskin ve parçalı görsel dünyayı resme taşırken; Luigi Russolo’nun Automobile in corsa adlı yapıtı hız, makine ve modern kentin ritmini renk ve hareket üzerinden yansıtıyor. Fernand Léger, František Kupka ve Vassily Kandinsky ise renk ve müzik arasındaki yeni bağların izini sürüyor.
Bu dönemde birçok sanatçının görme ve işitme arasındaki sınırları sorgulaması da serginin önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Sinestezi araştırmalarıyla renk ve müzik birbirine yaklaşırken sanat, yalnızca gözle algılanan bir deneyimin ötesine geçiyor. Siyah ve beyaza ayrılan bölümde ise ışığın yokluğu ile bütünüyle varlığı arasındaki karşıtlık, fotoğraf ve film için güçlü bir deney alanı yaratıyor. Berenice Abbott’ın Interference Pattern ve Water Waves Change Direction adlı bilimsel fotoğrafları, dalga, titreşim ve hareket gibi fiziksel olguları soyut bir görsel dile dönüştürüyor.
Doğanın Işığından Rengin Bağımsızlığına
Diğer sanatçılar ise bu hızlı teknolojik dönüşümlere, doğal dünyaya yeniden yönelen bir ilgiyle karşılık verdi. Doğal ışığın geçiciliği, değişen gökyüzü manzaraları ve ışıkla aydınlanan görünümler, doğrudan Monet’den ilham alan Joan Mitchell’ın La Grande Vallée adlı eseri gibi çalışmaların odak noktasını oluşturur. Bu anıtsal tablo, Etel Adnan ve Shirley Jaffe’nin parlak ve geometrik peyzajlarıyla karşıtlık oluşturan güçlü fırça darbeleri içinde titreşen ışık ve enerji dalgalarıyla hayat bulur.
20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Color Field (Renk Alanı) resmi, rengin sanat içindeki konumunda köklü bir dönüşüme işaret etti. Soyut Dışavurumculuğun jestsel yoğunluğundan uzaklaşan sanatçılar, kısmen akrilik boyanın yaygınlaşmasının sağladığı olanaklarla, düz yüzeylere, açıklığa ve doygun renklerden oluşan geniş alanlara yöneldiler. Algının araştırılmasına dayanan Op Art (Optik Sanat) ise görmeyi etkin ve değişken bir deneyime dönüştürür. Hareket yanılsaması yaratan optik etkiler aracılığıyla izleyiciyi doğrudan sürece dahil eder; anlatıya dayanmak yerine gözü harekete geçirir. Serginin öne çıkan eserleri arasında, Gerhard Richter’in 1973 tarihli 1024 Farben (350-3) adlı, 254 × 478 santimetre ölçülerindeki eseri yer alıyor. Bu kompozisyon, insan gözünün ayırt edebildiği tüm renk tonlarını göstermek amacıyla, kesin bir matematiksel sistem ile rastlantısallığın birleşimi doğrultusunda düzenlenmiş yüzlerce renk birimini bir araya getiriyor.
Sergi Georges Braque, Maurice de Vlaminck, Natalia Goncharova, Luigi Russolo, Fernand Léger, František Kupka, Vassily Kandinsky, Stanton Macdonald-Wright, Berenice Abbott, Joan Mitchell, Etel Adnan, Shirley Jaffe, Gerhard Richter, Richard-Paul Lohse, Kenneth Noland, Bridget Riley, Agam, Jesús Rafael Soto ve Victor Vasarely gibi modern ve çağdaş sanatın farklı kuşaklarından sanatçıların eserlerini içeriyor.
Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası, serginin Lucien Arkas Sanat Merkezi programındaki yerine ilişkin şunları söyledi: “Bu sergi, Centre Pompidou ile yaptığımız uzun soluklu iş birliğinin ilk sergisi. Aslında Lucien Arkas Sanat Merkezi, nisan ayında ziyaretçilere kapılarını açtı. Işık ve renk sezonunun öncüsü olarak Sonia & Robert Delaunay’ın yine Centre Pompidou koleksiyonundan iki eserini misafir etmiştik. Şimdi de 83 yapıtın bir araya getirildiği çok önemli bir sergiyle buluşuyoruz. İlk sezonumuz Renk ve Işık, İzmir’i çok iyi anlatan bir tema. Arzumuz, bu kıymetli serginin her yaştan tüm ziyaretçilere ulaşması.”
Arkas Sanat Uluslararası Sergiler Danışmanı Jean Luc Maeso ise serginin sanatsal yaklaşımını değerlendirerek şunları söyledi: