Büyük Jeoekonomik Kırılma: Türkiye, İran ve Lojistik Gerçekliklerimiz

Büyük Jeoekonomik Kırılma: Türkiye, İran ve Lojistik Gerçekliklerimiz

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi Dekanı, Lojistik Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. A.Zafer Acar yazdı: “Büyük Jeoekonomik Kırılma: Türkiye, İran ve Lojistik Gerçekliklerimiz”

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail henüz teyit edilmemiş gerekçelerle çeşitli stratejik riskleri engellemek maksadıyla İran’ı bir askeri bir hava harekâtı ile hedef aldı. Uluslararası müzakereler devam ederken gerçekleştirilen bu saldırının hukuki boyutu, bir ülkenin en üst düzey yöneticileri ile hiçbir şeyden habersiz çocukların hedef alınmasını bugün ve yarın birçok araştırmacı, gazeteci ve yazar mutlaka kaleme alacaktır.

Ama gelin, bunu sadece bir güvenlik meselesi olarak görmeyelim. Bu hamle, tüm küresel taşımacılık hatlarını, enerji ticaretini ve uluslararası tedarik zincirlerini ciddi biçimde sarsıyor.

İran coğrafi olarak öyle bir noktada ki, sadece enerji ticareti değil, ticaretin kendisi için de kritik bir aktör. Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticaret, dünya petrol taşımasının yaklaşık %20’sine yakınını oluşturuyor. Bu rota riskli hâle geldiğinde, tüm ticaret akışı yeniden düşünülmek zorunda kalıyor. Üstelik iş sadece Hürmüz boğazı ile sınırlı değil; İran, Çin’den başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan BRI güney koridorunun tam merkezinde. Orta Doğu ile Avrupa’yı bağlayan kara, demiryolu ve boru hattı ağlarının kesiştiği bir coğrafya burası.

İlginç olan şu ki bu coğrafyadaki stratejik ve ekonomik kırılma, bazı projeleri de fiilen işlevsiz hâle getirdi. Mesela IMEC (Hindistan–İsrail–Suudi Arabistan Ekonomik Koridoru) gibi deniz ve kara hattı planları, Hürmüz merkezli enerji ve ticaret riskleri yükseldiği için artık eskisi kadar güvenilir görünmüyor. Aynı şekilde, bir süre gündemde olan ve bizim de dahil olduğumuz Kalkınma Koridorları gibi projeler de Hürmüz Boğazı’nı riskli bölge kabul eden küresel aktörlerin yeni rota arayışları nedeniyle stratejik anlamını yitirdi. Bunlar; lojistik haritada, artık “planlanan ve/ya işleyen” projeler olmaktan ziyade, güncellenmesi gereken hatlar hâline geldi.

Türkiye’yi ise bu tabloya dahil ettiğimizde durum biraz daha ilginçleşiyor. Gelin bunu İran–Türkiye–Arap coğrafyası üçgeni üzerinden düşünelim. İran enerji ve kara taşımacılığının kaynağı, Türkiye Asya, Avrupa ve Ortadoğu’yu birbirine bağlayan köprü ve Arap coğrafyası (Kuzey Afrika hariç, Basra Körfezi ve Körfez ülkeleri) hem büyük enerji ihracatçıları hem de büyük ithalatçılar. Bu üçgen üzerinde sadece ticaret yolları değil, enerji ve lojistik koridorları, yatırım ve jeopolitik nüfuz oyunları da dönüyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki riskler arttıkça, denizyolu taşımacılığı zorlaşacak. Gemiler Ümit Burnunu dolaşmasını da gerekli kılan uzun alternatif rotalara yönelecek, navlun primleri yükselecek, enerji fiyatları oynaklaşacak ki bu etkileri bugünden görmekteyiz. Hürmüz boğazı gibi deniz geçişinin dünya petrolünün yaklaşık %17–20’sini taşıdığı bir bölgede yaşanan bu riskler, sadece Ortadoğu marjını değil, küresel enerji piyasalarını da sarstı. İşin kötü tarafı, Türkiye’nin enerji maliyetleri bundan doğrudan etkilenecek. Ancak bakın, kriz iyi yönetilebildiği takdirde bu aynı zamanda yeni stratejik fırsatlara da kapı aralıyor.

Ve bir başka kritik husus da şu ki İran petrolünün en büyük alıcılarından biri Çin. Bu durum, Çin’in üretim maliyetlerini ve üretim sürekliliğini sarsabilir. Çin’in enerji arz güvenliğindeki bu kırılma, BRI (Kuşak ve Yol Girişimi) içinde Güney Koridor olarak planlanan hatların da yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Çünkü Çin, Güney Koridoru enerji ve ticaret akışı için bir alternatif olarak görüyordu ama bugün bu güzergâhın istikrar riskleri artmış durumda. Çin’in iç talebini ve üretim kapasitesini korumak adına, enerji tedarik hatlarını çeşitlendirme arayışına girmesi kaçınılmaz hâle geldi. Bu da BRI’nin Güney Koridoru yaklaşımını etkileyecek; Güney Koridor’un planlandığı gibi işler hâle gelmesi artık eskisi kadar temiz bir yol değil.

Türkiye’nin Jeostratejik Üçgeni: Lojistik, Enerji ve Ticaret

Türkiye jeostratejik olarak yalnızca kıtalar arası bir köprü değil, üç büyük ticaret ve enerji koridorunun kesişim noktası. Enerji ve ticaretin yeniden haritalandığı bu dönemde Türkiye’nin coğrafi avantajı çok daha anlamlı bir değer hâline geliyor. İran’dan gelen enerji hatları, Türkiye üzerinden Avrupa ve Arap pazarlarına doğru yönleniyor. Demiryolu ağlarımız Hazar’dan Akdeniz’e bağlanıyor. Limanlarımız ise bu ticaretin hem çıkış hem de giriş noktası olma potansiyeline sahip.

Şöyle stratejik seviyeden baktığımızda coğrafyamızda gerçekten ilginç bir çarpışma yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Bir yandan uluslararası politika ve devletler arası hukukun ilgi alanına giren ve gelecek nesilleri de etkileyecek olan ateşi üzerinde bir kriz, diğer yandan enerji fiyatlarındaki oynaklık, denizyolu riskleri, kara-demiryolu alternatiflerinin yeniden değer kazanması…

Hürmüz riskli hâle geldikçe, kara ve demiryolu alternatifleri ön plana çıkıyor. Bunların en önde geleni olan ve yakından tanıdığımız Orta Koridor, Bakü–Tiflis–Kars ve Trans-Hazar yolları Türkiye’yi uluslararası tedarik zincirinin güvenilir bir merkezi hâline getirebilir. Avrupa merkezli üreticiler, Çin odaklı üretim ve taşıma risklerinden kaçınmak için “near-shoring” yani yakın üretim merkezlerini gündeme alıyorlar. İşte burada Türkiye, Avrupa’ya yakınlığı, Asya’ya erişimi ve güçlü lojistik altyapısıyla öne çıkabilir. Bu noktada bir “ama” ilave etmemiz gerekiyor ki bu; pandemi esnasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan benzer fırsattan yararlanamadığımızdır.

Enerji tarafında da fırsat büyük. Türkiye, LNG terminalleri, boru hattı ağları ve depolama altyapısıyla bir enerji lojistik merkezi olma potansiyeline sahip. Bu yalnızca ticareti değil, enerji arz güvenliğini ve fiyat istikrarını da olumlu etkiler.

Riskler, Fırsatlar ve Bizim İçin Çıkarımlar

Bugün yaşananlar sadece bir savaş haberi değil; lojistik ve ekonomik kırılma anıdır. Bu kırılma maliyetleri yükseltiyor olsa da aynı zamanda fırsatlar yaratıyor. Dünya ekonomik blokları yeniden oluşturuluyor ve paralelinde ticaret hatları yeniden düşünülüyor: Arap coğrafyasına güney batıdan yaklaşan deniz odaklı koridorlar riskli hâle gelirken, jeostratejistlerin deyimiyle Dünya Adası yani Avrasya bloğundaki kara ve demiryolu hatları stratejik önem kazanıyor, tüm sektörlerin can damarı olan enerji arz güvenliği ise yeni planların merkezine yerleşiyor.

İşte böyle bir ortamda Türkiye, coğrafi konumunu, diplomatik kapasitesini ve lojistik altyapısını doğru kullanırsa, 2012 yılında hedef olarak koyup sonradan uzağına düştüğü bölgesel lojistik merkez olma hedefine çok daha yakın olabilir.

Ben bunu sadece bir analiz olarak değil, Türkiye’nin lojistiğinin geleceğine dair bir çağrı olarak görüyorum.

Bu kırılmadan ders alarak, doğru adımları atacaksak… Türkiye’nin önünde gerçekten büyük fırsatlar var.

Güzel günlerde görüşmek üzere, esenkalın.

 

Prof.Dr. A.Zafer ACAR

İstanbul Bilgi Üniversitesi

Uygulamalı Bilimler Fakültesi Dekanı,

Lojistik Yönetimi bölümü öğretim üyesi